Usturayı Kaybettik - Ebru Bilir Yalçınkaya

Geçen ay bir şirkette liderlik gelişim çalışması yürütüyorduk.

Ekip yöneticilerinden biri toplantının ortasında durdu ve şöyle dedi:

"Sabah 6.30'da bir podcast ile uyanıyorum. Sonra üç farklı yapay zeka aracından bildirim. Öğle arası okunmayı bekleyen 47 makale. Akşam yeni bir 'mutlaka takip etmen gereken' liderlik kursu linki. Bunların hepsinin gelişmem için önemli olduğunu söylüyorlar. Ama gelişmeye vakit bulamıyorum. Hayatta kalmaya çalışıyorum."

Odada herkes gülümsedi. Aynı yorgunluktu. Hepsinde. 

14.yüzyılda İngiltere'de yaşamış bir Fransisken rahip vardı: William of Ockham. Felsefeciydi ve şöyle bir ilke geliştirdi: Bir şeyi açıklamak için birden fazla yol varsa, en az varsayım gerektiren yol doğrudur. Gereksiz karmaşıklık çözüm değildir , gürültüdür.

Bu ilke sonradan "Occam'ın Usturası" adını aldı. Ustura. Kesip atan, sadeleştiren, gereksiz olanı ayıklayan.

O yöneticinin anlattığı sabaha bakıyorum ve şunu düşünüyorum: usturayı kaybettik. Sadece o değil. NAVI dediğimiz bu çağda,  belirsizliğin de belirsizleştiği, hızın katlandığı, alternatiflerin çoğalırken odağın eridiği bu dönemde, çoğumuz usturasız dolaşıyoruz.

FOMO artık bir his değil. Bir refleks.

"Şu aracı kullanmazsan geride kalırsın." "Bu sertifika olmadan rekabet edemezsin." "O içeriği kaçırırsan loop'tan çıkarsın."

Kurumlar da aynı gürültüden payını alıyor. Her çeyrekte yeni bir metodoloji. Her ay yeni bir dijital dönüşüm girişimi. Kaç tane "yapay zeka stratejisi" belgesi şu an okunmadan bekliyor, açık bir sekmede?

Bu yorgunluğun bir adı var: bilişsel aşırı yük. Ve beyin tehdit hissedince öğrenmiyor. Karar veremiyor. Sadece hayatta kalmaya çalışıyor. Nörobilim bunu net söylüyor. Psikolojik güvenli bir ortam yaratmadan öğrenme başlamıyor , bu kurumsal düzeyde de, bireysel düzeyde de geçerli.

Aynı toplantıda o yöneticiye şunu sordum: "Son altı ayda ekibine ne öğrettin?"

Uzun bir liste çıktı.

"Peki ne bıraktın?"

Sessizlik.

Eklemek kolay. Çıkarmak bir karar gerektirir. Ve o kararı vermemek birikerek büyüyor: doluyken yeni gelen hiçbir şey için yer kalmıyor.

Bilişsel psikologlar Miller, Galanter ve Pribram'ın 1960'ta ortaya koyduğu TOTE döngüsü bunu güzel açıklıyor. Test et, işlem yap, tekrar test et, çık. Yani: mevcut durumu gözlemle, bir adım at, sonucuna bak, işe yarıyorsa devam et, yaramıyorsa bırak. Kulağa basit geliyor ama çoğumuz döngünün ortasında takılı kalıyoruz. İşlem yapıyoruz, test etmiyoruz. Ya da test ediyoruz, ama "çık" adımına bir türlü gelemiyoruz. Bir toplantı serisi, bir alışkanlık, bir araç, bir süreç... hepsini test etmeden, sonucunu görmeden, sadece var olduğu için taşıyoruz. Ustura burada da işe yarıyor: TOTE tamamlanmamışsa, o şey listede kalmayı hak etmiyor.

Jobs, 1997'de Apple'a döndüğünde ilk yaptığı şey ürün gamını yüzde seksen küçültmekti. Derinlik bulmak için değil — daha doğrusu tam da bunun için. Az şeyi çok iyi yapabilmek için. Bu bir ustura hareketidir.

Yapay zeka burada işi hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor.

Kolaylaştırıyor, çünkü onlarca rutini devredebildiğimiz araçlar var. Birkaç dakikada taslak, birkaç dakikada analiz.

Zorlaştırıyor, çünkü her ay yeni bir model, yeni bir araç, yeni bir kullanım alanı. "Hangi aracı kullanmıyorum" diye saymak artık daha kısa sürer.

Şunu fark ettim kendi pratiğimde: yapay zeka bana zaman kazandırmıyor — ne yapacağıma karar vermeden, çıktısını kendi filtrelerimden geçirmeden, sormaya devam etmeden kullandığımda bana zaman kaybettiriyor.

Hızlı ama yönü belli olmayan bir koşu.

Occam ne derdi? "Hangi aracı ekleyeceğini değil, hangisini bırakacağını sor."

Bir kurumda geçen yıl "dijital yeterlilik" adıyla 11 eğitim modülü tasarlanmıştı. Her biri kendi içinde değerliydi. Ama toplamı ne ifade ediyordu?

Yöneticilere sordum: "Hangisi gerçekten öncelikli?"

Hepsi öncelikliydi.

Her şey öncelikliyse hiçbir şey öncelikli değildir.

Üç soru sorduk birlikte. Hangi beceri olmadığında iş gerçekten duruyor? Hangisi altı ay sonra da geçerli olacak? Hangisi çalışanın kendi isteğiyle içselleştireceği bir şey?

Cevaplar netleşince 11 modül üçe indi. Ve bu sefer uygulandı.

Yalınlaşmak bir zayıflık değil. Bir karar verme kapasitesidir.

Bu soruları kafamda döndürürken üç kaynağa tekrar döndüm.

Greg McKeown'ın Essentialism kitabı bana şunu öğretti: az şey ama o az şeyi iyi yapmak ile her şeyi biraz yapmak arasındaki fark, zamanla geometrik olarak açılıyor. McKeown buna "disiplinli azlık" diyor. Başlık Türkçede Az Ama Öz olarak da geçiyor ve o başlık her şeyi söylüyor zaten.

Cal Newport'un Deep Work ve sonrasında yazdığı Slow Productivity (2024) ise kurumsal düzeyde beni en çok etkileyen kaynaklardan. Newport şunu söylüyor: dijital ofis teknolojileri bilgi çalışanlarına sürdürülemez bir yük bindirdi. Çözüm daha fazla araç eklemek değil , daha az ama daha derin çalışmak. Deep Work'ü okunmayan klasikler listesine koyuyorum, her yöneticinin masasında olması lazım.
Ve bir de şunu hatırlatmak istiyorum: Barry Schwartz'ın The Paradox of Choice kitabı yıllar önce yazıldı ama bugün daha fazla geçerli. Schwartz şunu gösteriyor: seçenek sayısı arttıkça karar kalitesi düşüyor, memnuniyet azalıyor. Bunu bireysel olarak hissediyoruz; kurumsal olarak da aynı dinamik işliyor.

Kendi pratiğimde şunu deniyorum haftanın başında:

"Eklemek istediklerim" listesini değil, "bırakacaklarım" listesini yapıyorum. Bu hafta hangi bildirim, hangi araç, hangi toplantı gerçekten benim enerjime değer? Hangisi sadece FOMO'dan geliyor?
Çoğunlukla şunu fark ediyorum: bıraktıklarım geri dönüp beni aramıyor. Gerçekten önemli olanlar çıkıyor.

Usturanızı bulmanız için küçük bir liste:

Aşağıdaki soruları bir kağıda yazın. Hepsini "evet" ile yanıtlayabildiğiniz şeyler listede kalabilir.
●    Bu işi/aracı/toplantıyı olmadan fark edilir bir şey eksik kalıyor mu?
●    Bunu altı ay sonra da yapıyor/kullanıyor olacak mıyım?
●    Bu, benim ya da ekibimin enerjisini geri veriyor mu, yoksa alıyor mu?
●    Bunu ekledinizde, yerine ne çıkardınız?
●    Bu karar FOMO'dan mı geliyor, yoksa gerçek bir öncelikten mi?

Son soru en sertini soruyor ve en fazla vakit almayı hak ediyor.

Şu an önünüzdeki en büyük iş zorluğunu düşünün.

Kaç farklı çözüm denemesi var listede? Kaç araç, kaç yöntem, kaç kaynak?

Kaçını gerçekten uyguladınız?

Şimdi şunu sorun: bunların tamamını kenara bırakıp sadece en basit, en yalın olana odaklanırsanız ne olur?

Occam'ın cevabı hazır. Usturayı bulmak bizim işimiz.